logo

Pardon Siz Türk Müsünüz? – Viyana

Bu kez rotamızı Avusturya’’nın başkenti Viyana’’ya çeviriyoruz. Bizi neyin ya da nelerin karşılayacağını bilmeden yaklaşık 10.000 km’’lik parkurun neredeyse yarısını bitirdik bile ancak henüz rotayı yarılamış değiliz. İndiğimiz yerde yine kocaman binalar ve ihtişamlı yapılar karşıladı bizi. Her önemli yapının yanından geçerken ne olduğunu merak etmiyor değiliz tabi ama yoldan herhangi birini çevirip “birader burası neresidir yahu” diye soramıyoruz. Utandığımızdan yahut dil bilmediğimizden değil, o kadar çok ihtişamlı bina var ki, hepsinin bir anlamı var mı onu bile bilmiyoruz, yani konut bile olabilirlerdi aslına bakarsanız.

Şimdi de yanından geçtiğimiz şey, bisiklet kiralamak için kullanılan bir durak standı. Kredi kartınızla birlikte bisikleti kiralayabiliyorsunuz ve belirli bir süre içerisinde geri bırakıyorsunuz. Eğer o süre içinde bisikleti yerine bıraktığınızı belli eden işlemi yapmazsanız, sistem kredi kartınızdan bir miktar ceza tutarını ve bisikletin ücretini kesiyor. Dedem geliyor hemen aklıma, tam da bu esnada… dedem olsa ve bu hikâyeyi dinlese mesela: “Ula gâvur neler yapay uşaklar” derdi eminim. Burada neredeyse araba yok, daha doğrusu toplu taşıma araçları var. Tamam, bizde de var ama bizdekiler toplu taşıma değil ‘toplu eziyet aracı’. Buradaki her şey tamamıyla belli bir sistem üzerinden işliyor, örneğin bisiklet yolundan bisiklet gidiyor, kaldırımdan da yaya. Ne saçma bir cümle bu? Kaldırımdan yaya gidecek tabii, ne yani bisiklet yolunu arabalar mı kullanırmış değil mi? Hiç! Burada o kadar çok bisiklet var ki, hatta bisikletleri birkaç kişilik tasarlamışlar, tabi coğrafya da buna müsaade ediyor olacak ki, bir geziye çıkılacak olsa, herkes atlıyor bisiklete ama baba sürüyor. Baba, oğul, kutsal ruh hepsi bir bisiklette… Tam yeri gelmişken bir Temel fıkrası paylaşayım hatta sizinle…..

Temel Avusturya’’da trafik polisi olur ve bir gün bisikletiyle trafiği aksatan bir papazı yakalar:
-Ula dur bakayum neriye gidiysun, ceza yazacağum.
+Yazamazsın.
-Haçan nedenmiş o?
Papaz gülerek cevap vermiş:
+Ben papazım, suç işlemem. Çünkü benim sağ kolumda İsa, sol kolumda Meryem var. Temel hemen atılarak:
-Uyyy hem da bi pisiklete üç kişi biniysın he mi?

Birazdan bir arkadaşımla yolumu kaybedeceğim efendim ama ondan önce yine keyif alacağınız bir hatıramı anlatmalıyım size; yoldan henüz geldiğimiz için öyle acıkmışız ki, tabiri caizse midemiz kazınıyor. Neyse, hemen bir Mc Donalds bulduk ve girdik içeriye. İnsanlık hali tabi insanın bazı ihtiyaçları da olmuyor değil hani… tahmin edeceğiniz üzere lavaboyu arıyoruz efendim, bulduk ve içeri girmeye çalışıyoruz ama nafile… Hemen kenarda oturan bir kız bana sesleniyor: “Lavabo için kasadan şifre almalısınız.” Nasıl yani dedim: “Yediğimi, şifreyle mi bırakıyorum?” dedim anlamadı, daha uzatmadım bende kasaya çıktım, hemen durumu anlattım. Menüyü aldığımda yanında verdikleri fişin üzerinde herkese özel “yediğini bırakma şifresi” yazarmış meğer, ama ben onu attım ne olacak şimdi… Arkaya döndük ve dedik ki: “Yediğini başka yere bırakacak olan varsa bize şifresini verebilir mi lütfen?”

Viyana‘’nın tam göbeğinde bulunan (bu tabir de bi bizde var yalnız bir yeri tarif edecek olsak, referans noktası belli: ‘Göbek’) Parlamento Binası kesinlikle görülmesi ve fotoğraflanması gereken bir yer. Taş oyma heykelleri ve ortasında beliren süs havuzu ile tarihin tezahür ettiği bir mekânda irkiliyoruz, başımı biraz daha yukarıya kaldırdığımda, şehrin büyük bölümünden görülebilen Atlı Romalı askerlerin heykelleri Parlamento Binası‘nın hemen üstünden bizi selamlıyor. Yanı başımızdan usulca akan trafik öyle sessiz ki, sarı ışık yanınca kimse kornaya basmıyor mesela o çok dikkatimi çekti, aynı bizim oralar (!) Üstü açık ve ellili yıllara ait olduğunu düşündüğüm klasik bir araba geçiveriyor yanımdan ve onu fotoğraflayabilmek arzusundayım… keza bu arzum gerçekleşiyor da… istediğim görüntüleri alıyorum. Alıyorum almasına da, arkamı döndüğümde koca Parlamento Binası yerinde, Romalı askerler ve süs havuzu… ama bizim ekip yerinde değil! Ve nihayet kayboluyorum. Yanımda Trabzon ekibinden Kübra var, birbirimize bakıyoruz ve sebepsiz gülüşmeler… ikimizin de kafasında soru baloncukları, yürüyoruz Viyana sokaklarında.…

Allah var hani benim aklımda otobüsü bulmak falan yok, bilmediğim yerlerde kaybolmayı seviyorum. Çünkü daha iyi gezip daha iyi fotoğraflıyorum ve öğreniyorum. En azından yeni insanlar tanıyorum, tanımak zorunda kalıyorum. Biz kendi halimizde yolu nasıl buluruz diye tartışırken gözümüze bir amcayı kestiriyor ve karşı şeritteki amcanın yanında alıyoruz hemen soluğu. Elimizde ki yarım yamalak haritayı açıp önce nerede olduğumuzu soruyor ve sonra aracı nasıl bulacağımızı sormaya çalışıyoruz ama neredeyse anlaşamıyoruz. Kübra’’ya dönerek: “Boş ver ya, şurayı döndük mü buluruz Kübra” dedim ve bir bıkkın adım attım öne doğru. Adam ne dese beğenirsiniz arkamdan? –Pardon siz Türk müsünüz? E amca iki saattir nevrimiz döndü zamanında desene be ya! Neyse amca bizi tahminleriyle araca kadar götürdü ve o arada nasıl Türkçeyi bu kadar iyi bildiğini sorduk. Yıllar önce Amasya’’ya gezmeye gelmiş (hani o bizim ülkemizin tarihi güzelliklerinden olup ta sizin gitmediğiniz Amasya’’nın Kral Mezarları yok mu? Heh bu amca ta Viyana’‘dan orayı görmeye gelmiş işte) orada bir Türk kızına aşık oldum diyor ve anlatırken, dudaklarına gözleri eşlik ediyor. İkisi de nasıl mutlu gülüyor bir görseniz… zaten hikayenin gerisini anlıyoruz, ama daha da güzeli Viyana sokaklarında bir Avusturyalı ile Türkçe konuşabiliyor olmanın gururuydu. Tam ben bu gururdan ona bahsedecekken yanımızdan geçen ve rengi mora çalan tramvayı işaret ederek üzerinde ki yazıları okuyun dedi. Tramvayda şu yazıyordu: “Bugünden yarının sağlığını yaşa!” Şok olmuştum, resmen iliklerim eridi, yazı Türkçeydi. Sanki Beyoğlu’’nda, İstiklal’’de bir turistle yürüyorduk öyle keyif aldım ki! Dilimizi yücelten yüce Türk insanına ve gurbetçilerimize ne kadar teşekkür etsek azdır.… Bu arada biz amcayla vedalaşıyor ve otobüsün yerini tespit ettikten sonra gezmeye devam ediyoruz.

Avusturya nüfusunun yaklaşık dörtte birinin yaşadığı Viyana‘’da 2 milyon’un üstünde insan var ve burada hayat oldukça pahalı. Viyana, çoğu imparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olmasından dolayı gerek mimari gerekse kültürel açıdan Avrupa’’nın en güzel şehirlerinden biridir. Hala daha Habsburg hanedanının izlerini taşıyan eski kent merkezi ve Schönbrunn Sarayı Avusturya devletinin başvurusu üzerine Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilmiş. Bulunduğumuz yer bu kadarıyla da kalmıyor, Viyana‘nın sembolü olan Aziz Stefan Katedrali‘nin hemen dibindeyim ve burası şehrin tam merkezinde bulunuyor, aynı zamanda bu şehrin sembollerinden sayılıyor. Önemli tarım ve orman alanlarına da sahip olan kent, üzüm bağları ve şarap üretimi ile de tanınır. Hatta aldığımız bilgilere göre, burası Avrupa’’da şarap üretilen dört kentten sadece biriymiş.

Viyana’nın Versailles’i denilen Schönbrunn Sarayı’’na gelene kadar sayısız fotoğraf çektirmişimdir. Yürürken, koşarken hatta sıçrarken bile. Saraya gelince donup kalacağımı biliyormuşum gibi…. Burası gerçek bir saray, tutuldum!  İçeride 1400’den fazla oda ve birçok büyük bahçe var. Hofburg‘daki görkemli apartmanlar arasında tur atmaktansa, şehrin batısındaki bu muhteşem sarayı mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Özellikle odalardaki dekor görülmeye değer bence. İçerde, aynı zamanda Coach and Carriage Museum adında bir müze var, ücretli bir müze ancak ben burayı gezmedim çünkü otobüsü zor buldum kaybetmek istemiyordum. Bu saraya ait parkta piknik yapmayı sakın unutmayın, ben yapamadım içimde kaldı, eğer yolunuz düşerse benim içinde bir şeyler yiyin lütfen. Saraydan çıkıyoruz ve Şehrin mutlaka ziyaret etmeniz gereken yerlerinden biri olan inanılmaz güzel Gotik mimarisi ile herkesi büyüleyen Aziz Stefan Katedrali‘ne gidiyoruz. Öyle güzel ki büyülenmemek işten bile değil… Birkaç kare fotoğraftan sonra kısa olan vaktimi değerlendirmek üzere topuk topuğa koşuyorum (bu deyim böyle değildi evet bende biliyorum ama her şeyi yazamıyorum anlayın işte tamamlayıverin) Kapısında Mozart’’a benzeyen ağabeylerle fotoğraf çekindiğimiz Opera Binası (Staatsoper)’’nın hemen önündeyiz. Çoğu insana göre dünya operasının merkezi olan Staatsoper, içeriden gelen mistik seslerle beni kendine çekse de umarım bir başka sefere çakma Mozart!

Yanıma Antalya ekibinden Hüsrev geliyor ve elinde bir paket. Sanırım bu sana dedi ve içini açtım: Üzerinde papatyalar olan bir Wolksvagen, nasıl mutlu oldum anlatamam…, halen baktıkça mutlu mesut tebessüm ettiğim minik klasik arabam için yeniden teşekkür ederim sana Hüsrev. Artık yola çıkma vaktidir ama buraya gelecek olursanız eğer, o sarayın bahçesinde piknik yapmak için falan hani, bilmeniz gereken birkaç bir şey var hemen onları hatırlatmak istiyorum size. Mesela; Viyana‘da toplu taşıma araçlarında turnike sistemi yoktur ve bilet kontrolü sivil kontrolörler aracılığı ile yapılır. Biletleri ise metro duraklarından temin eder ve mühürletirsiniz. Mühürlü olmayan bir bilete sahipseniz şayet, kovuldunuz demektir, lütfen araçtan iner misiniz?

Interbus seyahatim sırasında gidilen şehirlerdeki anılarımı, izlenimlerimi ve yorumlarımı okumak için diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz.

Ayrıca Viyana Şehir Rehberi ve Viyana’da Gezilecek Yerler linklerine tıklayarak bu şehir hakkında daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Rotamızdaki başka bir şehirden sizlere seslenene dek sağlıkla kalın, hoşça kalın!

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir