logo

Gezgim, Gördüm, Geldim – Budapeşte

Balkanların yemyeşil ovalarında gün yeniden doğuyordu. Budapeşte’ye gitmek adına geceden beri yoldaydık. yaklaşık 8 saatlik mesafemizin yarısını kat etmişken -yanılmıyorsam- Niş şehri açıklarında bir benzin istasyonunda mola verdik. Yerel saat 9 a gelirken bizimkileri aradım hemen. Yanımda Sırp Dinarı olmadığından otobüsteki nevalelerden ve biraz da etraftan otlanarak kahvaltımı ediyordum.

Tekrar yollara düştükten 3 saat kadar sonra Macaristan sınırına varmışız bile. tabi NON-EU olduğumuzdan yine pasaport işlemleri için sınırda bekliyoruz. Kente geldiğimiz anda çok nizamı, medeni bir başkentle karşılaşıyorum. Macaristan hiç de Avrupa Birliğin’in 8. sınıf bir üyesi gibi durmuyor. Gerçi bizim gibi yarım asırdır üyelik beklemekten iyidir. Ülkede para birimi forint. Euroyu kaldıracak kadar bir ekonomileri yok anlaşılan.

İmparatorluk dönemlerinden kalan yapılara hayran hayran bakarken yavaşça bir tepeye çıkıyor otobüsümüz. Geldiğimiz yer ‘Gellert Tepesi’. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Türkçe ismi ‘Gürz İlyas’ tepesiymiş. Tepe kentin iki yakasına da hakim bir yerde bulunuyor.

Çakal macarlar bir de güzel kale kondurmuşlar ki kenti korumak için en ideal noktayı bulmuşlar. Ecdadımızın Budin Kalesi ise bu gün daha merkezi bir yerde Royal Palace’ın olduğu yerde kalıyor.

Tepeye geldiğimizde güzel bir toplu fotoğrafın ardından Ahmet’le keşif mücadelemiz başlıyor. O bir hela arıyor bense pil alabileceğim bir dükkan. Önce makine için bir kaç pil bulduktan sonra lavabolara ufak çaplı bir kültür turu düzenliyoruz. Lavabodan güler yüzle çıkan Ahmet ‘sıcak su var olm’ diye bir haykırışta bulunuyor. Memlekete 8. sınıf diyerek ahını almışız diyorum içimden.

Hazır Buda’yla Peşte’yi bir arada yakalamışken zilyonlarca fotoğraf çekiniyoruz. Atkıyla çekindiğim bir sırada İtalyan bir amca uğruyor yanımıza. İngilizce yoksunu, Inter fanatiği bu amca nereden geldiğimizi öğrenince bildiği Türk futbolcuları sayıyor. Ancak ben ‘Sinyor Terim’ diyince bi yüzü ekşiyor. Imparator çok çektirmiş anlaşılan Inter’lilere. anladığım kadarıyla şemsiyesiyle atkımı takas etmek istiyor beyamca. Imparatora laf eden amcaya postayı koyup yolluyorum.

Gellert tepesinden inip, tarihi Zincirli Köprü’den geçen otobüsümüzde ben; haritaları, metro hatlarını, gezi notlarını çıkarmış, nerelere gidebileceğimizi, nerelerden forint alabileceğimizin hesaplarını yaparken bir anda merkeze gitmediğimizi farkediyorum. Sonradan öğreniyorum ki saygıdeğer turdaşlarımız yorulmuş, bir an önce otele yerleşmek istiyorlarmış. Otele varıyoruz, valizleri toparlayıp check in işlemlerinden sonra Ahmet’le odamızın yolunu tutuyoruz.

Dinlendikten sonra hepbirlikte şehir merkezine geçiyoruz. Diğer turdaşlarımız yemeklerini yemiş, içeceklerini yudumlarken Ahmet’le bir kaç yer görebilmek adına boş sokaklarda dolanıyorduk ki karşımıza ‘Országház’ çıkıyor. Siz okumaya çalışırken ben yapının parlamento binası olduğunu belirteyim. Ardından geri dönüp turdaşlarımızın yemek yediği türk lokantasında yemeğimizi yiyoruz.

Kentte gün batarken Budin’e, eski kaleye çevirdik rotayı. Şehrin simgeleri çok güzel aydınlatılmış. Gece bile çok parlak gözüküyor. Tuna Nehri’nin ardındaki parlamento binasını bi ayrı parlatmışlar. Ufak ufak yağmur sepelerken kale surları içerisinde dolaşıyoruz. Yaklaşık bir saat sonra kale turumuz bitiyor ve gece 11 gibi Tuna Nehri üstündeki tekne turumuz başlıyor. 15€ verdiğim turda muhteşem manzaralar beni bekliyor anlaşılan. Hava biraz serin olsa da Budapeşte’nin ışıldaklı sıcak manzaraları benim de içimi ısıtıyor. Tuna-tarih-sanat triyosunda süregelen yolculuk saat gece yarısına yaklaşırken bitiyordu.

Çok güzel anı ve hatıralarla günü bitirmeye hazırlanırken Unesco’nun listesindeki bir diğer anıta ‘hösok tere’ye çevirdik otobüsü. İçinde Atilla’nın da olduğu Kahramanlar Meydanı adı üstünde Budapeşte’nin ‘Hösok’larını barındıran genişçe bir meydan.

Sanat sarayının önünde -ki kendisi meydanın yanında bulunuyor, tango festivali mevcut. Güzel müziklerin ve muhteşem dansların arasında Ahmet’le yine değişik kombinasyonlarda fotoğraflar çekinmeye devam ediyorduk. Saat bir buçuk gibi meydandan ayrılıp otele vardık. Yarın Avrupa’daki bir başka maceraya atılmak adına yine çok hevesliydim..

Siz siz olun Gellert Tepesi’nden kenti ayaklar altına almadan, Royal Palace’da imparatorluk günlerini yaşamadan, parlamento binası ile bir poz çekinmeden, Tuna boyu yürümeden ve mümkünse yöresel lezzetlerden gulaşı tatmadan dönmeyin derim..

 

Budapeşte Şehir Rehberi için tıklayınız.

Emre Doğandor

Emre Doğandor

1994 yılının bir sonbahar günü başladı yolculuğum. Seyahat ederek beni altı aylıkken bırakıp Kıbrıs'a giden ailemden intikam alıyordum belki de. Küçüklüğümden beri hep yeni yerler görmek, gözümün aşina olmadığı şeylere bakmayı sevmişimdir. Her bir yerin kendi içinde bir dünya olduğunu, her şehrin farklı bir hikaye sunduğunu ancak yaşayarak öğrenebilirdim ve bu çerçevede yollara düştüm. Farkettim ki dünya sonu olmayan bir kitap. Kimi zaman tarih, kimi zaman bir polisiye. Benimse tek derdim elimden geldiği kadarıyla bu kitabı okumak. Bu yaşımda bunca ülke, bunca şehir, ama biliyorum ki bu rakamlar hiç bir zaman yeterli olmayacak. İlk Interbus seyahatimden sonra bir kuş kadar özgür olabileceğimi farkettim ve ardından anılarımı sizinle paylaşma isteği doğdu.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir